Bugüne kadar yaptığınız en ağır şaka neydi?
Şöyle bir düşününce, hepimizin şaka yaparken ipin ucunu kaçırdığı anlar olmuştur. Yine de hiç birimiz bu kadar ileri giderken eğlenceli kalmayı başaramamışızdır. NIVEA yeni ürünü Stress Protect deodorant için öyle bir şaka yapmış ki, kurbanlar adeta soğuk soğuk terlemiş!
Bir yolcu havaalanında uçağını beklerken kanun kaçağı olduğuna dair haberler, ilanlar ve anonslarla karşılaşır. Birkaç dakikada etrafını saran stresle “Ne yapacağım?” diye düşünürken oturduğu yerden terlemeye başlar. İşte burada polisler hiç beklenmedik şekilde devreye girer:
Çok kısa sürede 5 milyondan fazla izlenen Stres Testi adındaki bu viral
reklamı görünce, TV’deki şaka programlarının Stres Testi yanında sönük
kaldığını söylemek mümkün!
Bir bumads advertorial içeriğidir.
4 Mart 2013 Pazartesi
25 Ocak 2013 Cuma
Maymunum Olur Musun?
Linkte görmüş olduğunuz videodan esinlenerek bu yazıyı yazmaya karar verdim. İlham kaynağım olan bu videoya ve videoyu hazırlayanlara teşekkür eder, saygılarımı sunarım.
Şaşalı yaşamlar, göz kamaştırıcı hayat standartları, maddiyatın maneviyata egemen olduğu düşünce tabuları insanların hep özendiği, olmak istediği şeylerin başında gelmektedir. Haksız da değil hani. Kim istemez ki ünlü olmayı, insanlarımız da demez mi hem " bu devirde ya popçu olcan, ya topçu" diye eğer ki futbola kabiliyeti yoksa bir insanın üzgünüm ki elimizde tek bir seçenek kalıyor: popçu olmak. Bu yüzden de bir ara şarkı, türkü yarışmaları patlamıştı. Sesi iyi ve kötü fark etmeksizin, eline mikrofonu alan soluğu yarışmanın olacağı yerde alıyordu. Jüriye kendini beğendirmeye çalışan, sırf o jürinin karşısına geçmek için bile saatlerce bekleyen izdihamsı insan kalabalıkları vardı. Jüriden evet oyunu alamayanların da jüriyle olan o güzelim kavgalarını izlemek yarışmanın magazini gibi birşeydi. Evet oyunu alanlar da bir sonraki elemeye, bir sonraki diye diye sayısız eleme sonucu terler akıta akıta İstanbul'a gitmeye hak kazanıyordu. Neyse, yarışma ismini Popstar yapmanında cezbedici bir tarafı da yadsınamaz bir gerçek. Sen gitmişsin yarışmaya 'popçu olmak' için sonra sana star sıfatını da yaftalıyorlar ohoo duyan hemen kendini Kaf dağı etrafında görmeye başlıyor. 3-4 sezon popstar çılgınlığı devam etti, sonrada bu çılgınlık popstar alaturka olarak devam etti popun yerini türkü aldı ama popstar olma hayali insanların aklından hiç bir zaman gitmedi. Yarışmanın birden parlayıp, sonrada unutulanlar kutusuna attığımız medyazedeleri popstar'dan Reyhan, Bayhan, Tarık, Barış, Firdevs ve bu furyaya katılmış sayısız koyun, belki bende bir gün ünlü olursam diye gelen onlarca sefil...
Bizim insanımız yaratıcıdır, durmaz yerinde hep yeni şeyler üretir. Bu zeka ürününün doruk noktası denilebilecek televizyon fenomeni yarışmalar yapıldı. Eskilere yüzümüzü çevirirsek yarışmaların şahı olan ve o dönemdeki televizyon rayting rekortmeni 'BBG' ve 'Gelinim olur musun?' yarışmaları.. İnsanımız yaratıcı olduğu kadar da meraklıdır da. Kim ne yaptı, ne dedi, nasıl yaptı, kim vardı türevi soruları sormayı ve bunları kendince cevaplamayı sever. Tam da bu noktada televizyon sektörü durun siz kaygılanmayın, yorulmayın sadece oturun televizyonun karşısına ve izleyin bu yarışmayı dedi. İnsanlara yabancı gelen bu format öncekilerden farklı olduğu halde az zamanda sıkı fanatikler yarattı. İnsanlar televizyon başından kalkmadan sabah akşam bu yarışmalarla haşır neşir oldu. Kafaları meşgul eden iş, güç unutuldu, yerine bu yarışma odak noktası oldu.Yeri geldi ev parası düşünülmeden desteklediği yarışmacı birinci olsun diye fütursuzca oylar kullanıldı, yeri geldi yarışmacının duygusuna göre hareket edildi o ağladı diye üzüldü, o güldü diye mutlu oldu. Bu derece abartı yaşadık, ama kafamızı sanal bir şeyle doldurmayı da başardık belki de 'zordan kurtulma' kaçışı olarak bu yarışmayı gördük. Hele hele evlendirme yarışmaları tam bombaydı. Gelinler, kaynanalar, damatlar koca Türkiye'de bulamadığı talibi sınırlı sayıda insan ve zaman içinde bir evinde içinde buldu, sevdi, beğendi, hatta evlenen bile oldu ama yarışmanın vaat ettiği hediyeleri aldıktan sonra boşandı. Bu tür yarışmaları birden patlayıp, sonradan da unutulanların kuşkusuz bir numarası Semra Hanım, Caner ve Tülin ve bunun gibi niceleri...
Baktı yapımcılar bu tür yarışmalar tutuluyor 'ünsüzler' bile bu başarıyı yaptıysa neden 'ünlü'leri de içeren program yapmalım diye sonra ver elini Meriç Erkan - Ahu Tuğba ve Banu Alkan - Murat Taşdemir çiftlerine. Yarışma formatında olmayıp, bir eve tıkıp, bunların 7/24 hayatlarına konuk olmaya. İnsanlar sabah ne yediler, ne konuştular bütün detaylarıyla bunlarla ilgilenmeye başladılar. Baktılar böyle olmuyor sabah kuşağı programları da bunlardan nemalandılar. Hal böyle olunca bu 2 çift oldular bize medya şahı. Bunların katılmadığı program, yarışma, dizi kalmadı. Medyanın vazgeçilmezleriydi bir zamanlar. Hele Meriç Erkan'ın Ahuuuuu diye bağırışı hala aklımda o videoyu açar açar gülerim. Gülmek için doğru adres bu 2 çift.
Gelelim madalyonun diğer yüzüne.
İzlediğim bir film aklıma geldi bu nokta da film de bu tür bir yarışmaya yarışmacı arıyorlardı. Yarışmacılar geliyor elemelere mülakata katılıp soru - cevap yapıyorlardı. İlki "çok naziğimdir, ses çıkarmam." filan diyor, bir sonraki geliyor her gün kavga çıkarırım, ağzım bozuktur, iyi oyunculuk yaparım diyor. Sonradan da bunu alıyorlar ve bu birinci oluyor. Neyse buradan yola çıkarsak aslında doğru değil mi bütün yarışmacılardaki alkışlanacak oyunculukların kaynağı.
Medya uçsuz bucaksız sonsuz bir derya... Piyon seçmedeki üstün becerilerini göze alırsak önünde eğilmek içten bile değil. Aklıma gelen ilk olarak Semra Hanım. Kadın ünlendi, program filan sunmaya başladı hayatı değişti, para kazanmaya başladı ama ün ters tepti, bir baktık oğlu bir otel odasında uyuşturucu komasında ölü bulundu, Yarışmacılardan Sinem (Semra Hanımın müstakbel gelini) fuhuş operasyonunda yakalandı. Hele evlendirme programları içler acısı. Caner'in programda kafasında bardak kırma şovu(!), yarışma boyunca sürekli alkışlanacak acılı seven oğlan tiyatrosu. Evlenene verilen ödülü almak için evlenenleri görmek korkunç manzaralar örneği. Yaşını başını almış ünlülerin medya soytarısı olmalarına gelirsek insanların gözünde zorluklarla sağladığı saygıyı anında yerle bir ediyorlar. Son zamanların medya oyunlarını ele alırsak; Mehmet Ali Erbil'in yalakaları başlı başına bir kategori. Ne insanlar televizyon ekranında bir dakikacık olsa bile görünmek için ne hallere bürünüyor, ne laflar işitiyor umurlarında bile değil. Hele bir programında M.Ali Erbil bir yalakasının pantolonunu aşağı indiriyor da sonra yayını yayından kaldırılıyordu. Survivor Taner desen ayrı bir soytarı yapmadığı kalmadı bir ara denildi, akıllarda yaptığı uçarı kaçarı hareketleri kaldı güldük, onu da gömdük. Bu maymunları hayata geçirmek konusunda Okan Bayülgen'in de ayrı bir yeri var onun için de bir kategori oluştursak yeridir. Aklıma gelen yarattığı, himayesindeki soytarıları Feyyaz, Nahide Ekengil... Nahide aptal sarışının kumral versiyonuydu resmen. Bakmayın şu anki başarısına, çizgisine. Ne günlerden geldi. O günlerin ekmeğini yemek de ayrı bir (!) kabullenilecek durum. Şu da bir gerçek ki bu tür insanlar o yarışmaları, programları izlettiriyor. Onun içinde bunlar hep olacak, ama farklı yüzler, farklı isimlerle...
31 Aralık 2012 Pazartesi
22 Aralık 2012 Cumartesi
Dört Duvar!
Geçenlerde "Ankara'da ne yapılır?" diye her gördüğüme sordum gerek çevreme, gerek okuluma, gerekse sosyal medya'dan tanımadığım insanlara... Çünkü cevabını çok merak ediyordum, bakalım insanlar neler diyecek, neler yapıyorlar diye düşünüyordum. Çevremdeki ve okulumdaki insanlara sorduğumda cevaplarını az çok tahmin etmiştim. Çoğunun da kafa yapısını bildiğim için sağlıklı, objektif bir analiz olmayacağını düşünerek bu sorma işini sadece sosyal medyayla kısıtlandırdım. Tanımadığım insanlardan gelen yanıtlar beni daha çok etkiledi ve onlarca cevap almış oldum bence bu şekilde daha sağlıklı bir sonuç elde etmiş oldum. Gelelim sonuçlara... İlk baştaki amacım, sayı sayı verip o korkunç tabloyu gözler önüne sunmaktı ama sonradan hem sıkıcı olacağını, hemde klasik bir istatiki belge niteliği taşıma sıfatını yaftalamasından dolayı yapmama kararı aldım. Neyse çok uzattım haydi sonuçlara göz atalım:
- Ezici bir çoğunluk(!) "Ankara'da avm kültürü gelişmiştir. Sinema + alışveriş" dedi.
- Bazıları, "Kitap fuarı açıldı, oraya gidebilirsin." dedi.
- Bazıları, "Müzelere, tiyatrolara filan git" dedi.
- Bazıları, "Bahçeli'ye, tunalı'ya filan gidilir orada bir kafe'ye oturulur" dedi.
Genel olarak zihinlerde 'gezme' denilince akla neden ilk avm'ler geliyor?! Zaten sürekli dört duvar içinde değil miyiz! Nedir bu dört duvar aşkı?! Oraların cazibesi, yıllardır bitmek bilmeyen cezbetmesi nedir? Hiçbirinin albenisi yok eminim ama oradaki şuursuz kalabalık(!) bazı yerlerde yanlış olduğunun açıkça göstergesi... Geçenlerde bir yazı dikkatimi çekti ve çok doğru söylüyordu. Sorarım size neden "Alışveriş merkezlerinde hiç pencere yok da her yer kapalı?" cevap oldukça basit. İnsanlara zamanın nasıl geçtiğini göstermemek için... İnsan o dört duvarın içine tıkılıp, kendinden geçmiş bir şekilde pervasızca zaman harcıyor. Avm'lerde yapılacaklar belli aslında insan ya alışveriş yapacak, ya yemek yiyecek, ya da sinemaya gidecek. Belki de bu üç seçeneği aynı anda sunduğundan mıdır, yoksa insandaki bu dört duvara tıkılma aşkı mıdır bilinmez avm kültürü insandan insana yayılan bir mikrop gibidir.
Gelgelelim, kitap fuarına... Kitap fuarını epeydir bekliyordum. İçerideki atmosfer gerek organizasyon, gerekse yer seçimi, gelen konuklar, yazarlar bakımından oldukça güzeldi yalnız İstanbul'da yapılan bir Tüyap kitap fuarı değil hatta Tüyap'ın t'si bile değildi. Çok yavan bir fuardı. İnşallah ilerde istediğim çıtaya yükselir. Cevap olarak ele aldığımızda; kitapsever biri olarak iyi bir cevaptı bence ama yılın belli bir zaman diliminde yapılan bir fuar olduğu için genelleme içine alamayıp, hemde sıklıkla yapılacak aktiviteler arasına koyamayız.
Müzeleri ve tiyatro'yu ele alalım bakalım. Tiyatro, ben kendimi bildim bileli hak ettiği değeri bir türlü alamamıştır. Gerçek sanatın orada olmasına rağmen, sinemanın hep bir adım gerisinde kalmıştır. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; insanlar tiyatrolara yeterli ziyaretçinin olmadığından şikayetçiler ama ben öyle düşünenlerden değilim; çünkü sıkı bir tiyatro izleyicisiyimdir bazen günlerce tiyatro bileti bulamadığım olmuştur. Madem izleyici yok da benim günlerce beklediğim oyunları inler, cinler mi izliyor?! Tiyatroseverler, tiyatrosuna sahip çıkıyor, değeri veriyor ama bir sinema izleyici sayısı kadar değil. Ankara denilmişken müze olarak Anıtkabir akla ilk gelir. Atamızı tabiki de ziyaret etmeliyiz. Bu tiyatro ve müze seçeneği beni en mutlu eden cevaptı. Bu cevabı söyleyen insanlar cidden mutlu ettiler beni.
Sonuç olarak, kafe ve eğlence kültürünün vazgeçilmez ve yegane uğrak yerleri: Bahçeli ve Tunalı. Evet küçüklü büyüklü birçok kafenin, barın, restaurantın süslediği güzel yerler. İnsanlar bu koşuşturmanın içinde buralarda soluklanabilir. Konsept kafelerin kendi sunduğu birçok seçenekle insanlara daha çekici gelebilir, gelmeli de.Yaşlıya, gence her kesime hitap eden güzel yerler. Eğlence demişken de birçok bar buralarda mevcut.
Aklıma gelmişken söyleyeyim şu da bir Ankara gerçeği ki kızılay YKM önü ve karanfil'deki dost önünde buluşmak bir Ankaralı klasiğidir. Ankaralı olmak ve ankarada yaşamak güzel!
12 Aralık 2012 Çarşamba
Yastıkların Gözünden Yastıkaltı Yatırımı
Yıllardır başımızı koyduğumuz yastıklar şu sıralar Garanti'nin yepyeni kampanyasında dile geldi. Yastıkaltı yatırım hakkında, işin uzmanları olarak son noktayı koyuyorlar.
Türkiye'nin çok sevdiği isimler: Özkan Uğur, Mazhar Alanson, Bartu Küçükçağlayan ve Gupse Özay'ın sesleriyle hayat verdiği yastıklar yastıkaltı biriktirme alışkanlığı üzerine neşeli yorumlar yapıyor, çektikleri çileyi dile getiriyorlar.
Birikim yapmanın daha güvenli ve kazançlı çözümlerinin artık vaktidir, diyor. Hem sosyal ağlarda hem de kendi ağızlarından maceralarını anlatıyorlar.
Onların bakış açısından yastıkaltı birikimin zorluklarını, zahmetlerini dinledikçe stres yönetimindeki yeteneklerini takdir edecek, birikim güvencesiyle ilgili kaygılarına siz de hak vereceksiniz. Yastıkların bile 'Yeter artık' dediği yastıkaltı yatırıma güvenli ve kazançlı bir alternatif olarak, neyse ki Garanti hep hizmetinizde.
Yastık altındaki altını ekonomiye kazandırmak amacıyla fiziki altınları mevduat olarak alan Garanti, 98 şubesiyle 'Altın Salısı' hizmeti veriyor. Takı ve altınların değeri, altın eksperleri tarafından hesaplanıp Altın Hesabı’na yatırılıyor. Böylece altın birikimleri çalınma korkusu olmadan garantiye alınıyor.
NET Hesap ise farklı birikim hedefi olan müşterilere vade sonunda elde edilecek net kazancı ilk günden bildiriyor. Birbirinden farklı 4 hesap sayesinde müşteriler hem biriktirme alışkanlığı kazanıyor hem de vade sonundaki getirisini hesap açılışında garantiliyor.
Garanti'nin birikim ihtiyaçlarınız için en uygun çözüm önerileriyle ilgili daha detaylı bilgi buradan ulaşabilirsiniz, yorumlar #yastıkaltıyatırım hashtag’inde.
Bir bumads advertorial içeriğidir.
Türkiye'nin çok sevdiği isimler: Özkan Uğur, Mazhar Alanson, Bartu Küçükçağlayan ve Gupse Özay'ın sesleriyle hayat verdiği yastıklar yastıkaltı biriktirme alışkanlığı üzerine neşeli yorumlar yapıyor, çektikleri çileyi dile getiriyorlar.
Birikim yapmanın daha güvenli ve kazançlı çözümlerinin artık vaktidir, diyor. Hem sosyal ağlarda hem de kendi ağızlarından maceralarını anlatıyorlar.
Onların bakış açısından yastıkaltı birikimin zorluklarını, zahmetlerini dinledikçe stres yönetimindeki yeteneklerini takdir edecek, birikim güvencesiyle ilgili kaygılarına siz de hak vereceksiniz. Yastıkların bile 'Yeter artık' dediği yastıkaltı yatırıma güvenli ve kazançlı bir alternatif olarak, neyse ki Garanti hep hizmetinizde.
Yastık altındaki altını ekonomiye kazandırmak amacıyla fiziki altınları mevduat olarak alan Garanti, 98 şubesiyle 'Altın Salısı' hizmeti veriyor. Takı ve altınların değeri, altın eksperleri tarafından hesaplanıp Altın Hesabı’na yatırılıyor. Böylece altın birikimleri çalınma korkusu olmadan garantiye alınıyor.
NET Hesap ise farklı birikim hedefi olan müşterilere vade sonunda elde edilecek net kazancı ilk günden bildiriyor. Birbirinden farklı 4 hesap sayesinde müşteriler hem biriktirme alışkanlığı kazanıyor hem de vade sonundaki getirisini hesap açılışında garantiliyor.
Garanti'nin birikim ihtiyaçlarınız için en uygun çözüm önerileriyle ilgili daha detaylı bilgi buradan ulaşabilirsiniz, yorumlar #yastıkaltıyatırım hashtag’inde.
Bir bumads advertorial içeriğidir.
11 Aralık 2012 Salı
Rutin'e İnat!
Her dünün yarınını yaşıyoruz insanlık olarak...
Hergün süregelen kısır döngüler...
Güneşin ilk ışıklarıyla daha kargalar kahvaltı yapmadan, horozlar ötmeden tek gözümüz açık diğeri yarı kapalı, yarı baygın bir şekilde telefonun alarmını beşer dakika erteleye erteleye daha çok uyumak istemeye çalışıp, en sonunda da alarma yenik düşüp sıcacık yataklarımızdan kalkıyoruz. Sabahları kahvaltı şart dayatılmasından dolayı her gün zorla da olsa kahvaltımızı yapıyoruz. Giyinip, dişimizi fırçalayıp evden kendimizi dışarı atıyoruz. Üç kuruş kazanmak için işe/üç kuruş kazanabilme becerimiz olması için okula gidiyoruz. Bütün günümüz dirsek çürütmeyle geçiyor. Günün kazancı: bolca stres, beden ve kafa yorgunluğu...
Koşarak, bir yerlere bir şeyler yetiştirerek geçiyor hayatımız boştan yere. Ödevler, işler güçler, projeler,sorumluluklar var bizleri bekleyen... Hepsi günlük şekilde yapılması zorunlu olan zorunluluklarımız. Etrafımızda gelişen olaylardan tamamen uzak, robot misali programlanmış bir yazılım harikasıyız hepimiz. Klonlanmış koyundan ne farkımız var ki! Ye, iç, uyu, uyan, çalış. Hayatımız sadece bunlardan ibaret, bu beş eylemi gerçekleştirebilmek için yaşar hale geldik; robotlaştık resmen... Robot bir insandan yeni şeyler beklemek imkansızdır. Çünkü yeniye, gelişmeye doğası gereği aykırıdır. Planlanmıştır, haliyle yadırgar ona farklı gelen şeyleri...
Gün geliyor artık tamam burda durma vakti, benden bu kadar demek geliyor; çünkü rutin insanoğlunu boğar, yaşama enerjimizi alır. Artık dayanacak güç kalmadığında çantamı alıp, doğaya kaçmak istiyorum. Doğada, bizleri bekleyen işler yoktur; oranın da kendine göre zorlukları vardır ama rutin değil her gün yeni şeyler yeni aktiviteler... En azından kafamız rahat olur.
Bazende bu hengamenin içinde insan monotonluğa, ağır tempoya ayak uyduramayıp olayların gerisinde kalıp, hayatı izlemeli. Düşünmeli, hayatın bu hızlı adımlarında kamlumbağa olmalı emin adımlar atmalı ama kendini yıpratmamalı. Çevremizde insanları bekleyen binlerce güzellik var sadece insanoğlu 'bakmak' ile 'görmek' eylemlerinin farkına varabilmeli. Velhasıl hayat bizi yordu. Koşmak yok artık, rüzgara kendimizi kaptırıp, rüzgarın savurduğu yere gitme vakti...
27 Ağustos 2012 Pazartesi
Doğmamış Çocuğa Mektup
Sen henüz başlangıcın bile başındasın evlat... Dünyaya gelmek her ne kadar senin elinde olmasa da milyonlarca sperm içinden birinci gelmekte senin maharetin olsa gerek. Sen bütün saflığınla, kirlenmemiş duygularınla, masumiyetin yegane göstergesi olarak dünyaya geleceksin. Dünyaya geldiğinde sana duyduğum endişeyi yıllar sonra anlam verip, bana hak vereceksin. Senin göre göre, yaşaya yaşaya tecrübelenmeni isterdim ama bu fırsatı hayat sana sunmuyor evlat. Elimden geldiğince sana nasihatler vereceğim; kulağını aç ve beni iyi dinle. Bak şimdi kolaylık olsun diye kronolojik olarak yazacağım beni mazur gör evlat, kafa bu karışıyor.
- Emeklemeden yürünmüyor evlat; ağlayacak, zırlayacak yeri gelecek acıkacak, yeri gelecek susayacaksın ama bunları sürekli ağlayarak, mızmızlanarak dile getireceksin.
- Yavaş yavaş ilk adımları atacaksın her ayağa kalktığında bir kez daha düşeceksin. Her düştüğünde de ben sevineceğim evlat sanma ki düştüğün için, yılmadan tekrar ayağa kalktığın için...
- Yıllar geçecek kendini, anneni, beni tanıyacak; birçok şeye aklın erecek evlat. Bu evredeki tek derdin oyuncakların olacak. Sevin buna ilerde bu günleri mumla arayacak, özlem duyacaksın ama elden bir şey gelmeyeceği için de üzüleceksin. Üzülme evlat ben yanındayım.
- Mahallede özgürce koşacak, arkadaşlar edineceksin. Artık kolların, bacakların yara bere içinde olacak buna da mızmızlanma tamam mı? Bizde o yollardan geçtik.
- Yaşın artık tamamdır haydi okullu olmaya hazır mısın? Sana birçok şey alacam, her şeyi istediğinden. Sonra seni okula göndereceğim ve okul maceran burada başlayacak.
- İlkokul en hızlı geçen dönemdir evlat... Değişik oyunların,maceraların olacak. Bir bakmışsın ilkokul bitiyor sonra mezuniyetin olacak ve baloya gideceksin yeni bir dönem başlıyor: Lise...
- Ergenliğe adım atacaksın. Vücudunda anlam veremediğin değişiklikler olacak, hormonların çalışmaya başlayacak ama sen bu işten çıkamayacaksın, bocalayacaksın. Üzülme evlat ben hep yanında olacağım; bu dönemin de birlikte üstesinden geleceğiz.
- Lisede ilk defa kalbin çarpacak, deliler gibi birini seveceksin. Ondan karşılık alacaksın veya alamayacaksın ama bunun senin için hiçbir önemi olmayacak.
- Sistemin seni zorlamasına yenik düşüp, daha çocukluğunu bile yaşayamadan boyun kadar çantayla seni dershanelere göndereceğim evlat. Burada bana kızdığını biliyorum ama elden gelen bir şey yok. Böyle emrettiler, bizde yapıyoruz.
- Yıllarca sana hayatında bir daha hiçbir yerde karşılaşmayacağın, anlamsız ve bir o kadar da gereksiz konular öğretecekler; düzene sövecek, lanet okuyacaksın. Benden de bir küfür gelecek düzene şaşırdın demi? Şaşırma bende karşıyım düzene ve yanındayım. Sende bitmek bilmeyen "eğitim işçisi" olarak kalacaksın.
- Gün gelecek 2-3 saat gibi kısıtlı bir saatte oturma organından terler aka aka sınava girecek, yıllarca at gibi koşmanın meyvesini toplayacaksın. Ver elini üniversite...
- Üniversite de artık benden araba isteyeceksin, başına buyruk davranıp, ayrı eve çıkmak isteyeceksin. Belki başka şehir kazanacaksın. Artık büyüdün evlat, senin her şeyin en doğrusunu yapacağından eminim artık!
- Üniversiteyi sorunsuzca bitirdin, süreç bununla da bitmiyor. Bir sonraki aşama: İş arayacaksın. Bazen sen işi beğenmeyeceksin, bazen de onlar seni. Ama eninde sonunda iş sahibi olacaksın.
- Doğru insanı bulacaksın bu sürede de ve onunla evlilik planı kuracaksın. Mutlu olacaksın ve çocukların olacak. Bana torun zevkini yaşatacak, beni çok mutlu edeceksin.
- Dost bildiklerin; beraber gülüp, beraber ağladığın bütün sırlarını bir çırpıda dile getirdiğin insanlar gün gelecek arkandan vuracak. "Bundan zarar gelmez" dediklerin başı çekecek ve seni çok zor duruma düşürecek.
- Adaletli bir dünyaya gelmeyeceksin evlat... Hiç kimseden sana adaletli davranmasını bekleme... Çünkü bu iğrenç yeryüzünde başka kurallar geçerli... Zenginin ve arkası kalın olanın borusu ötüyor, diğer insanlar sadece piyon olarak kalıyor.
- Bazı anlar gelecek. Kendini kalabalıkların yalnızı olarak bulacaksın. Üzülme evlat yalnız kalmak bazen kafa dinlemek için ideal bir ortam, bazı şeylerin muhakemesini yapmak için vazgeçilmez bir şans.
- Uğruna ölürüm dediğin kişi sana yüz vermeyecek, aşk acısı yaşayacaksın. Uğruna şiirler yazıp, şarkılar besteleyeceksin ama nafile o senin yüzüne baka baka başka insanları öpecek, başka insanlarla evlilik hayalleri kuracak.
- Masum çocuklar katledilecek. Bazen bu duruma kahrolacaksın, bazen de sitem edeceksin ama elinden bir şey gelmediği içinde üzüleceksin. Kulakların duya duya bombalar patlayacak, gözlerin göre göre şehit haberi alacaksın. Unutma evlat ilk önceliğin vatanın, milletin olsun bunlar her şeyden önce gelir.
- İnsanlar senin bildiğin insanlar değil evlat. Onlar başka evrenden gelmişler yarın bir gün denyonun tekiyle evleneceksin. Ailede şiddetin başkahramanı olacaksın, kahraman dediğime bakma ezilen tarafta olacaksın.
- Senin temel değerlerini bazı insanlar dillerine dolayacak evlat... Bu durumdan prim almaya çalışacaklar. Demirbaş özelliklerin, duyguların, var oluş nedenlerini bazıları istismar edecek; sakın onlara göz açtırma.
- Hayat ne yazık ki toz pembe değil evlat... Çoğu zaman hayattan tokat yiyeceksin, bir çelme de hayat atacak ama endişelenme her düştüğünde biraz daha akıllanacak, her hatandan ders çıkaracaksın.
- Tekdüze olmaya zorlanacaksın, senin farklılıkların, senin düşüncelerin bir takım insanlar tarafından asimile edilmeye çalışılacak. Unutma evlat! Sen bir klon değilsin, farklı olduğun için var oluyorsun.
- Yıllarca x'in y'nin peşinde koşacaksın sırf eve ekmek götürmek için. Sana "endoplazmik retikulumun görevini, solucanın kalbini, periyodik tabloyu" ezberletecekler niye? Sadece daha ön sıralara geçmek için. Her şeyi ezberleyip, bir ay sonra unutacaksın. Ekmek kavgası bu kadar zor işte evlat.
- Seni her gün güzel rüyalara iten o masum dediğin çocuk masalları bile(!) kirli evlat bunu söylemek en acısı ama ne yazık ki doğru. "Kırmızı başlıklı kız" masalı sanıldığı gibi değil tilki yemiyor aslında; o masalın gerçeği tilki kıza tecavüz ediyor. Alice harikalar diyarında filan değil çirkin olayların içinde evlat, bu duruma zorlanıyor.
- Bazıları sırça köşklerde yaşarken, tek bildikleri para harcamak olan aptal burjuvalar varken bazıları da yalın ayakla sokakta dolaşacak evlat hepsini görüp, tanık olacaksın.
- Sen sen ol kimse için yaşama. İnsanlarımız aynadaki görünenden ziyade başkalarıyla haşır neşir olmaktan çok mutlular evlat. Sen dört dörtlük bile olsan sana da bir yanlış yazacaklardır emin ol, bu yüzden de kimseyi umursama. Hayat senin hayatın...
- En son olarak da sadece işi gücü gazetelerin ikinci sayfalarını süsleyen insanlar olan insanlardan sakın olma evlat. Unutma ki bir sonraki sayfa içler acısı üçüncü sayfa insanları bu yurdun insanları...Asıl dert, sıkıntı, üzüntü onlarda. Asıl vahşet onlarda. Onlardan ders çıkar evlat...
14 Ağustos 2012 Salı
Unutulmaya Yüz Tutanlar-II
| resim 1:Aşti'de yaşayan evsiz insanlar |
Ayrılıkların,kavuşmaların,salya sümüğün egemen olduğu yegane yerlerden biridir Aşti...
"Nereye abi, nereye?, yardımcı olalım abi?" diyen çığırtkanların hakim olduğu ses cümbüşüne tanık olduğumuz bir yer: Aşti... Her geçtiğimiz günle birlikte globalleşen dünyada ve bu durumdan pay alan küreselleşme yolunda küçük ve bir o kadarda emin adımlar atan yurdumuzda, uzaklıkları yakınlaştıran, bu küçük dünyayı köyleştiren yerin sahibi: Aşti... Birbirinden farklı insanların, farklı hayatlarını(zengin-fakir ayrımı yapmadan), farklı yaşayış biçimlerini ve bu insanların anılarını(sevinçleri,mutlulukları,ayrılıkları,kavuşmaları) içinde barındıran bir yer: Aşti...
İnsanların gözünü hırs bürümüş. "Herşeye ben sahip oluyum, herşey benim olsun" diye düşünen, aitlik düşüncesi içeren beyinlere sahip insanlar... İnsanoğlu aza kanaat etmiyor. Bu dünyanın fakirleşmesindeki asıl neden: Zenginleri ve durumu iyi olanları doyuramamak, yoksa fakirlerin bir şey dediği yok, bir talepleri de yok. Zenginlikleriyle hava atmayı seven gösteriş budalaları olan insanlar ve yaşamın kıyısında yaşayan, kimsenin yaşadığından bile haberi olmayan unutulan insanlar. İkisi de aynı ülkenin vatandaşı ama gel gör ki durum bundan ibaret değil. Aynı gökyüzünü paylaşmaları ortak olan tek şey, ama bu da karın doyurmuyor. Zenginin köpeği, kedisi bile özel mamalar yiyip, sütler içerken; fakirin çocuğu yemek bulamayıp, her gece aç yatarken bana adaletten bahsetmeyin. Burası yalan dünya...
Hiç düşündünüz mü? Hastalıklı olarak gördüğünüz, yanına bile yaklaşmadığınız o insanlar da bu ülkenin vatandaşı. Ötekileştirme, farklılaştırma bizim işimiz şüphesiz. Sokakta, okulda, yolda, mahallede kısaca heryerde görüyoruz çünkü onlarda bir insan en önemlisi de bu toprakların insanı. Bazı insanların onları aşağıladığını, küçük gördüğünü çok kez tanık oldum. Resimde gördüğünüz insanlar sadece milyonda biri. Bu insanları da hayata bağlasak, onlara ev, iş versek doğru olmaz mı? Bunu akıl etmek akıllarına gelmiyor ya da göz ardı ediyorlar sanırım. Onların bileceği iş... Farkındalık önemlidir ve ben de bu farkındalığı göz önüne koymak için bu yazıyı ele alıyorum.
Yeri geldiğinde söyleyeyim. Birtakım insanların yardım yapmasını, yardım kampanyaları filan başlatmasından ötürü çok mutlu oluyorum. Ama bu çalışmaları şov yaparcasına insanların gözüne sokmalarından hiç hoşnut değilim. Diplomatik insanların ve sanatçıların yardıma muhtaç ülkelere yaptıkları yere göğe sığdırılmayan şov hareketlerine, reklam kokan konuşmalarına sinir oluyorum. Yardım yapman doğru, iyi bir hareket ama yaptığın reklam insanların gözünde yaptığın iyiliği düşürüyor ey yardımsever insanlar. Bunu bilin!
17 Haziran 2012 Pazar
".......Türk denir."
Bazen öle birşey oluyor ki buda olur mu ya diyorsun işte o anda Türklüğümden kaynaklanan birşeyler olduğunu düşünüyorum.Bize özgü hareketler:
-En acıklı şarkılarda bile hobaa diye ayağa kalkıp dans eden,kendini kaybeden canlı türüne;
-Otobüslerde yaşlı teyzelere,amcalara yer vermemek için uyuyor numarası yapan canlı türüne;
-Toplu taşıma araçlarında sıcaktan herkes yerlere yapışır,buharlaşma seviyesine gider camları açarsın haliyle ama orda teyzenin teki gelir camı kapattırır işte bu canlı türüne;
-Yabancı bir insana adres söylerken sanki karşısındaki sağırmışcasına bağıran canlı türüne;
-Su tesisatı,tamir gibi bu tür işlerde kendine rakip tanımayan canlı türüne;
-Evin her noktasına özellikle görülen(Tv üstü,dolap rafları,sehpa üstleri) heryere dantel koyan canlı türüne;
-Yoğurt kaplarını saksı olarak kullanan canlı türüne;
-Yolda karşıdan karşıya geçen bir yaya gördüğünde arabasını daha da hızlandıran canlı türüne;
-Bir dakikası diğerine benzemeyen,heran ne yapcağı bilinmeyen canlı türüne;
-Tozlanmış bir araba gördüğünde mutlaka üzerine gidip "Beni yıka." yazan canlı türüne;
-Hesap makinesinden yazılar yazmaya çalışan canlı türüne;(Ben denedim leblebi yazılıyor :) )
-Hemen iki sohbet sonrasında can ciğer kuzu sarması olan canlı türüne;
-Gördüğü her kağıdı kullanan,üzerine yazılar yazan,şekiller çizen canlı türüne;(paranın üzerine alınacaklar listesi yapanı bile gördüm. )
-Trafikte daha yeşil yanmadan,sarıyı gördükten sonra -daat,daaaat korna çalan,sabırsız canlı türüne;
-Ev telefonunu aradıktan sonra "nerdesin" diye soru soran canlı türüne;
-Kapıyı çaldıktan sonra gelen “Kim o?” sorusuna “Ben” diyerek cevap veren canlı türüne;
-Öğretmen soru sormasın diye dersi dinliyormuş gibi yapan canlı türüne;
-Ambulansın arkasına takılıp,yolda uyanıklık yapan canlı türüne;
-Herhangi bir elektronik cihaz çalışmadığında veya bozulduğunda ona vurarak tamir etmeye çalışan canlı türüne;
-Canlı yayınlarda sunucuların "70 milyon bizi izliyor" yalanını söyleyen canlı türüne;
-Google'da kendi ismini aratan,Google Earth'de kendi evini bulmaya çalışan canlı türüne;
-Bulmacalardaki ünlülere ben,sakal,bıyık çizen canlı türüne;
-Yadırgamayı,dalga geçmeyi,evren benim,kainatı ben yarattım düşüncesi olan canlı türüne;
-Yemek yerken tadına bile bakmadan "ben tuzlu severim." deyip tuzu yemeğe bocalayan canlı türüne;
-Fotoğraflara bakıp,onları öpen canlı türüne;
-Sunucuların televizyonlarda kokulu öpücük,sevgi kucağı gibi zımpırtılar yapan canlı türüne;
-Çizik cd'leri hohlayıp,silip onları çalışır hale getirmeye çalışan canlı türüne;
-Tonla para verip lüks bir araba alıp,ondan sonrada arabaya tüp taktıran canlı türüne;
-Pikniğe gittikten sonra gölge bir yere arabayı park eden canlı türüne;
-İç çamaşırlarıyla denize giren canlı türüne;
-Kulağı anahtar,örgü şişi,bilimum küçük parçalarla karıştıran canlı türüne;
-Millet sıra beklerken araya kaynak yapmaya çalışan canlı türüne;
-Arabaya fazladan insan dolduran canlı türüne;
-Adres bilmediği halde kim sorsa mutlaka bir adres bilgisine sahip olan canlı türüne;
-Eve misafir geldiğinde yere yatak yapıp,herkesi yatırmaya çalışan canlı türüne;
-Üst geçit varken,kısa yoldan yürümeye çalışan canlı türüne;
-Yaz sıcaklarından bunaldığı için süs havuzların giren canlı türüne;
-Şarkının tamamını bilmediği halde,bildiği kısımdan sonrasını uydurup kendince tamamlamaya çalışan calı türüne;
-Misafirliğe gittiğinde "aa sen doymadın,o kadarla doyulur mu" diyip gelen misafirin zaafiyet geçirmesine sebep olan canlı türüne;
TÜRK denir.İşte bu yüzden türklüğümden gurur duyuyorum.Aaa evet evet bende bunu yapıyorum,nerden düşündün ya bunu deyişini taaa buradan duyuyorum.Haksız mıyım?
16 Haziran 2012 Cumartesi
"Oniomaniac"laştıramadıklarımızdan mısınız?
Alışveriş mi MALışveriş mi?
Herkeste bir alışveriş çılgınlığı almış başını gidiyor.Zaman zaman bu iş çığırından çıkıyor.İnsan alışverişin bir unsuru,kapitalist akımın birer alt unsuru,uşağı oluyor.O günü,bu günü,şu günü diye diye uydurulan birçok zımpırtı gün ve tek kutlama aracı olanda alışveriş.Evrenin insanlara karşı "Al,al,para harca,para saç,kullan,gerekmese de yedekte bulundur,kullan at" gibi tepkileri empoze ede ede insanlar kendini alışveriş hastası olarak görmekte ve bu kişilendirilmiş empoze duyguya farklı kılıflar uydurmaktalar.Bu "harcama" sapkınlığı diğer yönlere de kaymakta bununla birlikte bütün kaynakları tüketmeye doğru gitmekte ve de tüketim çılgınlığına dönüşmekte ne yazık ki...
Düşünelim şimdi bir alışveriş mağazasına gittik.İnsanı uyutan,uyuşturan son ses bir müzik,arkanızdan koşarak gelen,sizi takip eden ve bir şeyler satmaya çalışan sistemin uşakları olan mağaza görevlileri,milyon parlaklık gücünde ürünleri adeta bir ilah gibi gösteren aydınlatmalar,binlerce bankaya ait pos cihazları ve bunların insanı "cezbeden" kaçırılmayacak teklifleri,insanın gözünü yoran,gözlere hitap eden allı pullu mağaza renkleri,ha bir de kasa yanlarına koyulan en abuk sabuk küçük eşyalar,çeşit çeşit bölmelendirilmiş raflar...İşte bunlar gibi niceleri
İşin bide vatandaşa pazarlama,reklam bölümü var ki o da konumuz gibi ironik.Dünyaca ünlü mankenler,günümüzde çok konuşulan dizilerin oyuncuları olur genelde reklam oyuncuları.Ajanslar bunlara bir kamyon dolusu para yığarlar önlerine sonradan da kıytırık anaokulu çocuğu seviyesinde malca bir reklam ondan sonra da hoooop bütün kanallarda yirmi dakikada bir döndür dur.Bir kere reklamlarda inandırıcı hiçbir unsur yok aynı zamanda verilen bir mesaj da yok.Ya zaten vatandaş reklama reklam gözüyle bakmıyor ki oynayan adama/kadına bakıyor.Reklamda kim oynuyorsa o önemli için.Ajanslarda bunu bildiği için içerikten çok,dış görünüşe,gözlere hitap ediyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










